Piano Piano Bacaksız.
Dudağının kenarında biraz önce kemirdiği çikolata lekesi de olmasa az kalsın aldanacaktım gözlerime.
Piyanonun başına oturmadan bir hışım gidip etek giymek istemesini piyanoya verdiği ehemmiyete bağlarsak; eve alacağımız piyano, üstüne şamdan ve fotoğraf çerçevesi dizilen aksesuar olmaktan çok amacına hizmet edermiş gibi geliyor bana. Ne dersiniz?
2 Yorum Bu Yazıyı Diggle!Disney Live! Mickey’nin Masal Dünyası
Hikaye bir kaç hafta öncesine dayanıyor aslında. Msn’imde yanıp sönen mesajda Lâl’in, Hürriyet Çocuk Kulübü çekilişinden Disney Müzikali’ne bilet kazandığını yazmış Elvan. Ne zaman doldurduğumu bile hatırlamadığım çekilişte şans bize gülmüş de biz pek alınmamışız üstümüze… Aylar öncesinden arkadaşı kanka Ela ile beraber gitmesini planladığımız ve sanki o gün tüm biletler tükenecekmiş gibi alalacele satın aldığımız biletler de kazandığımız tarihten tam bir hafta sonraki gösteri için : ) Talih kuşu tarihli gösteri gününde doktor randevum olduğu için Elvan’ın şansımızı geri çevirmememiz yönündeki baskılarıyla gösteriye halalarıyla iştirak etti küçük hanım. Pek güzel geçmiş, eğlenmiş, karanlıktan biraz ürkmüş ama gösterinin tamamını izlemiş… Ben sorduğumda ise [ateşli abla vaay, yemek pişiyiyo, şimşekley çakiyoo] şeklinde kendince anlattı gösteriyi.

Bilet satın aldığımız gün ise heyecanla hazırlandık sabahtan. Kamera, fotoğraf makinası, ekstra objektifler, yedek kıyafetler, antibakteriyel bilumum sıvı ile cevat kelle misali düştük yollara… Gösterinin başlamasına çok az bir süre kala koltuklarımızda yerlerimizi aldık. Salon karardı, perde açıldı… Müziğin arasından tanıdık bir ses geliyor: [Annee çişim geydiii] Yook canım bizim mickey’le minnie’den gelmiyor bu ses herhalde. Karanlıkta Lâl’in yüzünü seçmeye çalışıyorum, evet biraz sıkışmış bir yüz ifadesi var. Olsun hem daha herkes yeni yerleşiyor. Kaptığım gibi dışarı çıkıyoruz, tuvaletini yapıyor. Aynı hızla geri dönüyoruz. Daha popom koltukla yeni buluşmuşken o tanıdık ses bu sefer sesini duyurabilmek için bağırıyor [annee kakam geydiiii] olabildiğince bağırıyorum [emin misin lâl? yeni geldik daha neden orada söylemedin] falan gibi bağırıyorum ama faydası yok, tekrar kaptığım gibi dışarı çıkıyoruz. Bu sefer tuvalette boş gözlerle oturuyor öyle, duvar taşlarına bakıyor, etrafını inceliyor… Anlıyorum ki bu ziyaret boş. Koştura koştura geri dönüyoruz koltuğumuza. Ani bir hareketle elleriyle gözlerini sımsıkı kapatıyor. Sanki Elm Sokağında’nın galasındayız. [Lâl’cim korkulacak birşey yok, bak çok eğlenceli, baby tv gibi burası da bir sürü sevdiğin çizgi film kahramanı var] şeklinde ikna edici tüm kelimelerimi arka arkaya sıralasam da söylediklerimin hiç birini anlamıyor gürültüde. Bir anda ağlamaya başlıyor, ses yükselmeye başlıyor ve ben yine can hıraş salonun dışına atıyorum kendimizi : ) Zavallı Selda ve Ela bizim girip çıkmalarımıza anlamsız, boş gözlerle bakıyorlar sadece…

Dışarıda devam eden ikna çabalarım boşa çıkıyor, ben de pes ediyorum ve uzatmıyorum. Disney standlarını dolaşıyoruz, Haliç manzarası seyrediyoruz ve Hürriyet Çocuk Kulübü standı görüp Euro Disney seyahati kazanacak ailelerden biri olmak için yine form dolduruyoruz.
Şimdi ben diyorum ki, acaba Euro Disney seyahati kazanabilmek için öncesinde bir tur satın alsam mı? : )))


Not: 2.perdeyi sorunsuz izleyebildik, resimler oradan : )
7 Yorum Bu Yazıyı Diggle!Teyeyaa : )
çocuk: babajım [bee] diye konuşulmaz dimi?
baba: evet kızım konuşulmaz
çocuk: babajım [yaa] da denmez dimi?
baba: denmez kızım
çocuk: ama ben nasıy teyeyaa(tereyeğı) diycem o zaman?
baba:?!

Diyaloglar
anne: bu masal da burada bitmiş, yarın akşam yine okuruz tamam mı lal’cim
çocuk: bi daaa okuyalım yütfen anne
anne: tamam ama bu son
çocuk: sös
anne: bıdı bıdı bıdı… bu masal da burada bitmiiiiş.
çocuk: bi daha anne
anne: ama söz vermiştin
çocuk: tamam bu son
anne: bıdı bıdı bıdı… bu masal da burada bitmiiiiş.
çocuk: anne bu sefey de sen okuduklarını anlat bana ne deysin?
anne: !
————————————————————————————–
baba: annen yukarıdan [kim o] diyince sen [biziz] dersin tamam mı
- anne kim o demeden otomata basar -
çocuk: kimiiiiz?
————————————————————————————–
anne: siyaaah
çocuk: beyas
anne: en büyük
çocuk: cim bom bom
anne: !

Yine utandırdı beni…

Biraz binsin, bir kaç kare resim alayımdı çıkış noktası
Maneje girdik öncelikle, hani görsün de aşina olsun ne yapacağına diye…
Sessiz ve dikkatlice izledi.
Sen de binmek ister misin dedim, keskin bir [istyiyoyum] cevabı aldık.
Öğretmeni Saadet Hanım’la konuştuk, olurunu aldık.
Vakit gelince Pony’si geldi.
Kasketini giydirdik ve öğretmeninin yardımıyla bindirdik.
Önce dokundu Pony’sine, okşadı, konuştu onunla…
Çok sürmedi arkasını dönüp gitmesi…
Bakmadı hiç arkasına.
Uzaklaştı gitti.
Elimde fotoğraf makinesiyle, babasının endişeli bakışlarıyla bekledik bir tur, iki tur, üç tur…
Kumların arasında ne olduğunu göremediğimiz birşeyler topladılar öğretmeniyle, sonra onları manejdeki kovaların içine attılar. Top falan herhalde, oyun oynuyorlar dedik…
Pupaların arasından geçtiler.
Ritimli yürüdüler.
Ritimli giderken vücudunun nasıl durması gerektiğini, dizgin kontrolünü, ponysini cesaretlendirecek dokunuşlar yapmayı öğrendi…
Süre doldu.
Gerçek bir öğrenci gibi ineceği için hiç mızmızlanmadı, söyleneni yaptı ve indi.
[Bi daha gelelim annecim, geliyken eymayla havuç getiyelim, söz veydim ben ponyme] dedi.
Meğer kumların arasında bizim top zannettiğimiz şeyler meyveymiş. Meyveleri toplayıp kovalara atmışlar atlar sonra yiyebilsin diye.
Ahh be annecim biz nereden bilelim ki?
Biz senin yaşıdayken bildiğimiz tek at Red Kit’in sadık beyaz atı Düldül’dü.
Onu da izleyebilmek için televizyonu bir saat önceden açmalıydı ki tüpü ısınsın da tv açılsın : )


Otuzdörtbuçuktan otuzbeş
Okul yıllarımın en sevdiğim not sistemiydi buçuğu yuvarlamak. 4.5’tan 5 derdi de hoca sanki 10’luk kağıt vermişim gibi mutlu ederdi beni…
Bugün düşündüm de, 2009 biterken tamı tamına 35 oluyorum yahu. Oysa ki herşey dün gibi…
Geçenlerde bir AVM’de liseden bir arkadaşımla karşılaştım mesela. Şıp diye tanıdık birbirimizi… Oysa ki sadece Lise 1’i beraber okumuşuz…
Seneeee… Geçen sene… geyiği yapmak kulağa pek hoş geliyor da Cem Yılmaz misali… Gerçekte sene 1989…
20 sene önce mi okumuşum ben liseyi yani?? 20 sene olmuş mu bu arkadaşımı tanıyalı?
Çocuktum. Bir gün annem elimden tuttu, Saadet Teyzene gideceğiz bugün dedi. Yolda giderken onu okuldan tanıdığını, 20 yıllık arkadaş olduklarını falan anlattı. Vay bea dedim içimden, 20 yıl bir ömür gibi. O gün seneler ne kadar uzun görünmüştü gözüme… Şimdi dönüp baktığımda ise ne kadar su gibi.
Annemin saçlarımı 2 yandan at kuyruğu yaptığı günleri hatırlıyorum ben mesela dün gibi… Kardeşimin doğduğu günü, babamla ona turuncu renkli küçük bir oyuncak inek almıştık, hastane kapısında bebeğe vermek için…
İlkokula başlamak için can atınca komuşunun kızı gibi süt dişlerim döküldüğünde okula gidebileceğim söylendiğinde yemek masasının kenarına vura vura sallamıştım ön dişimi mesela : )
Karneme ilk kırık not getirişimde bunu aileme nasıl söyleyeceğimi düşünürken yaşadığım utancı hatırlıyorum…
Saçta kuyruk modasının olduğu yıllarda kuyruk bırakabilmek için kuaför koltuğunda rapunzel saçlarıma nasıl kıydığımı…
Leblebi savaşları yapardık biz okul çıkışında mesela… Anket defteri yapardık sınıftaki arkadaşlara doldurtmak için… “uğurunuz nedir” diye sormuşum mesela birinde, beğendiğim ve kendimi aşık zannettiğim çocuk da “sensin” yazmış… Aman yarabbi ne kalp çarpıntısı, ne dizlerin çözülmesi…
ÖSS heyecanı sardı sonrasında, okunmuş pirinçleri löp löp yuttuk sınava girerken… Üniversiteli oldun mu tamamdır. Aileden ilk ayrılış, Ankara yolları ve özgürlüğün ilk adımları. Lâl de bizden ayrılmayı özgürlük olarak mı değerlendirecek seneler sonra acaba? Ne fena! Bu çark böyle mi işleyecek sonraki yıllarda acaba?
Vizeler-finaller, terkedişler, terkedilişler, haftasonu kaçamakları, Sting hayranlığı, sınav haftası öncesinde yurtlara yapılan bomba ihbarları, bornozlarla sokağa dökülmeler, mezuniyet telaşı, kep atma, iş bulma, flört-nişan-evlilik, seyahatler, tartışmalar, küsmeler-barışmalar, bebeğimiz olacak, kızımız olacak, doğum, kariyerimle ev hanımlığı arasındaki git gellerim, bakıcı krizleri, agular ve gugular, ev taşımalar, ilk adım, önce anne mi diyecek baba mı iddaları, ne güzel bir aile olduk nidaları…
Matematiksel olarak 34 yaşımın son iki gününü idrak ettiğim bu günlerde yapamadıklarımı yapmak var ya, sanki yıllar kaçıyor önümüzden…
Herşeyden önce sağlık dilemeli yeni seneden… Su gibi akıp gitmiş desem de dolu dolu geride bıraktığım 34 sene gibi, önümüzdeki yılların da dopdolu geçmesini dilemek gerek… İlk müsameresini izlerken mutluluktan ağlayabilme olasılığı var ya, hep mutluluktan ağlayacak güzel günleri dilemek gerek…
Hoşçakal 2009

Bugünlerde ben…
Kalorifer peteğinin üzerindeki puding paketini
Koltuk minderlerinin arasına sıkışmış servis kaşığını
Gardolaptaki banyo lifini
Çorap çekmecemde puzzle kitabının kayıp bir parçasını
Buzdolabında pipetleri içine batırılmış onlarca meyve suyu ve sütü
Oyuncak sepetindeki mutfak bezlerini toplamakla meşgulüm.
Bitti mi sandınız?
Pardon.
Yazlık elbiselerini giymek için tutturması bir tarafa, elbisesi ile parka gitmekten vazgeçirebilmek için de bayaa bi vakit harcıyorum.

Doktor muayenelerimi rutin olarak-haftaiçi 5 sefer/gün, haftasonu 15 sefer/gün-yapıyorum.
Doktorum biraz çatlak ama idare ediyorum…
![]() |
![]() |
Normal halimiz yok mu sandınız, teessüf ediyorum…
![]() |
![]() |
Patron-a Lâl İsyanı
Gittik padagoga.
Birkaç geceyi daha sebepsiz ağlama krizleri ile geçirince, acil bir randevu ayarlayarak Cumartesi sabahı ilk pedagog ziyaretimizi gerçekleştirdik. Sevgili Julide karşıladı bizi, aldı ofisine. Lâl, bir doktor kontrolünde olduğunu anlamadı tabii… Etrafta yüzlerce oyuncak.
Anlattım anlattım…
Anlatırken, anlatıklarımın ne kadar boş olduğunu anladım.
Ne olur sanki, bir kaç geceyi uyukusuz geçirsek? Ne olur sanki isteklerini ağlayarak söylese, anlamasak? O geceyi salonda uyuyarak geçirmek istese? Gecenin 3’ünde patates kafalarıyla oynamak istese ne olur ki?
Anlattıklarım o kadar boş geldi ki… Bu anlattıklarımla mı başedememiştik biz yani?
Bu yazdıklarım gündüz saatlerindeki öfke nöbeti algılarım. Bunları gece idrak etmesi daha zor oluyor kabul ediyorum ama bu kadar koştura koştura gitmemize sebep miydi? Yanlış yere geldin kızım Gökşen dedim kendime. Sen bunlarla başedemediysen çocuğunu niye kapıp getiriyorsun, yağmurlu ve trafiğin felç olduğu bir Cumartesi günü Teşvikiye sokaklarında ne arıyorsun dedim kendime… Bence Lâl’e değil, kendime bir psikolojik danışman ayarlamalıydım. Bunlarla başedebilmenin yollarını kendimde aramalıydım. Ne sandım ki çocuk yetiştirmeyi, saksıda çiçek yetiştirmiyorum ya! Julide’de farketmiş olmalı, hatta içinden gülmüş olmalı : )
Biz odadaki oyuncaklarla oynadık seans süresince, Julide bizi izledi, babamız arada oyuna katıldı. Seansın sonunda, Lâl ceplerine masadan doldurduğu minik şekerlerin verdiği sevinçle çıktı odadan. Daha fazla zaman ayırabileceğim anafikrini çıkararak aydıldık o soğuk binadan. [Daha fazla zaman derken?] dedim içimden. Evden işe, işten eve zaten hayatım. Akşam iş çıkışında birkaç arkadaş toplanalım, bir sinema yapalım, toca kişisiyle bir yemek yiyelim gibi sosyal aktivitelere en son ne zaman iştirak etmiştim hatırlamıyorum bile. Daha fazla zaman derken… Gece uyumayalım, uyukumuz bölünüyorsa sabırlı olalım, tuvalete girince bile kucağımda oturmak istiyorsa itiraz etmeyelim, duştayken duşakabinden beni izlemesine, benim su giderinden kaçabileceğimi düşünmesine şaşırmayalım, sabah yatakta üzerime çıkıp uyumak istemesini normal karşılayalım gibi anlamlar çıkarttım…
İçimden çaresizliğime gülerek ver elini Kapalıçarşı dedik bir de üzerine. Kanka halalar eşliğinde allar, morlar, boncuklar ve taşlarla kendimizden geçtik. Pazarlık etme yeteneğimize bolca kikirdedik… Lâl’i pusette dolaştırabileceğimizi düşünerek yanımızda sürüklediğimiz pusete palto, çanta ne varsa yükledik… Ta ki küçük hanım dönüş yolunda otoparka giderken yoruldu da aklına puseti geldi, son 50 metrede indi kucağımızdan : )
Bu dolu dolu ve gündüz uyukusu uyumadan geçirdiğimiz günün sonunda Lâl’in melekler gibi, deliksiz bir uyuku çekeceği hayali, gaflet ve delalet uyukusundaki bizleri sarsarak uyandırdı. Gecenin hatırlamadığım bir körüne kadar anlamadığım bir vızıltıyla ağladı ya da isyan çıkardı demek daha doğru olur. Patron-a Lâl isyanı dedim ben buna. Patron benim, sabrınızı ben ölçerim isyanı. Yetiş Julide demek istedim gecenin bir körü, sabah olsa da atsak kendimizi yine o soğuk binaya dedim.
7 Yorum Bu Yazıyı Diggle!G(T)ribal Çelişki
Cuma gecesi
Bütün geceyi bana yapışık geçirmek için türlü bahanelerle kaçıp yatağıma gelmek istemesinden sebep…
Cumartesi sabahı
Ben yatakta yüzüstü yatarken kamplumbağa misali gelip sırtıma yüz üstü yatmasından ve canımın ne kadar acıdığını anlatamayışımdan sebep…
1 günlüğüne halasına gönderip, iyileşemediğim için ayrılığımızı 2 geceye çıkarmamızdan sebep…
Pazar Akşamı
İkinci günün sonunda ağrıyan vücudumla güçlükle yataktan kalkıp en sevdiği muhallebiyi yaparken gelen telefonla o geceyi de cici babannesinde geçirmek istediğini söylemesinden ve benim biraz daha dinlenmemi istemelerinden sebep [iyi ki varsınız]…
Gözyaşlarım muhallebiye karıştı…
Muhallebi taş gibi, kıvamsız birşey oldu…
Gribal ve Tribal hallerdeyiz yani…
3 Yorum Bu Yazıyı Diggle!





